12 Aralık 2007 Çarşamba

"İyiler" ittifak etmezlerse yeryüzünde bozgunculuk olur

Tüm iyi hasletlerini kaybetmiş, acıma duygusunu tamamen yitirmiş, milli ve manevi değerlerini hiçe sayan, hatta alay konusu edinen insanların zulümlerine ve kötülüklerine son verilmesi için en önemli konu iyi yürekli, vicdan sahibi kişilerin ittifak ederek, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliğin ve güzelliğin yaygınlaşmasına çalışmalarıdır. Allah bir ayette eğer müminler birbirlerine yardım etmezlerse yeryüzünde fesat çıkacağını şöyle haber verir:

İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

Bu, müminler için ağır bir sorumluluktur ve her mümin böyle ağır bir vebali yüklenmekten kaçınmalıdır. Zaman her insanın kendi başının çaresine bakmasının değil, diğer insanlar için de ciddi bir çaba göstermesinin vaktidir. Birçok insan peygamber kıssalarını, sahabelerimizin hayatlarını detaylarıyla okur, onları takdir eder, üstün ahlaklarına övgüler yağdırır, cesaretlerini, atak ve itidalli, kınayanın kınamasından korkmayan, asla yılmayan, her türlü zorluğa göğüs geren tavırlarını anlatır. İşte onlar Allah'ın sevdiği, cennetinde ağırlayacağını müjdelediği, mübarek ve fedakar insanlardır. Onlar hayatları boyunca iyilik ve dürüstlük konusunda gözü kara davranmışlardır. Ancak bugün iyi insanlara düşen, sadece onların hayatlarını anlatmak değil, onları örnek almak ve her an onlar gibi davranmaktır. Her iyi insan, Kuran'da örnek gösterilen peygamberlerin, onlarla birlikte olan salih insanların ahlakına ulaşmak için birbiriyle yarış halinde olmalıdır. Aksi takdirde vicdan sahibi herkes bu dünya hayatında tanık olduğu kötülüklerden, bozgunculuklardan, kavga ve savaşlardan sorumlu olacaktır.

İşte kötülerin bu kadar şiddetlendiği, zayıf bırakılmış kadınların, çocukların bir yardım eden beklediği bu yüzyılda Müslümanların tesanüdü ayakta tutmaları ve her türlü zorlukta, sıkıntıda, her şart ve durumda birbirlerinin yardımına koşmaları gerekmektedir. Allah Al-i İmran Suresi'nde iman edenlerin kardeşliğini ve birbirlerine karşı göstermeleri gereken tavrı şu şekilde tarif eder:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

3 Aralık 2007 Pazartesi

Kuran Ahlakına Göre Gerçek Sevgi

Müminler en çok Allah'ı sever, Allah'ın herşeyi bir hayır ve güzellikle yarattığını, yaşadıkları her anın bir hikmetle geliştiğini, kaderlerinde olanı seyrettiklerini bilerek davranırlar. Allah'ın kendilerine yaşattığı her andan hoşnut olurlar. Rabbimiz'in verdiği tüm nimetlere gereği gibi şükrederler ve yalnızca O'na dayanıp güvenir, sadece Allah'a tevekkül ederler. İman edenlerin gerçek dost ve yardımcısı Allah'tır. Müminlerin Allah'a olan sevgileri Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Dünyadaki varlıkları severken de bunların Allah’ın tecellileri, yaratma sanatındaki güzellikleri olduğunu bilerek severler. Sevgilerinde sabırlı, hoşgörülü ve merhametlidirler. Acizlikler ve eksiklikler, karşılarındaki insana daha çok şefkat duymalarına neden olur. Dünyadaki her güzelliğin pek çok eksiklikle beraber yaratılmış olduğunu, gerçek güzelliğin ise ahirette var olacağını bilirler. Hayatlarının her anında olduğu gibi, sevgilerinde de asıl olanın ahiretteki yaşamları olduğunu unutmazlar.

Dünyadaki herşey kusurludur. Ahirette ise mükemmellik hakimdir. İnsan sürekli sevdikleriyle beraber olsa, en çok ilgiyi kendi görse, herşey istediği gibi olsa da bunların hepsi sonludur. Ölümle birlikte yok olacaktır. Ahiret hayatı ise sonsuzdur. Müminler dostluğun, arkadaşlığın, yakınlığın tam anlamıyla ahirette yaşanacağını bilerek, dünyada en güzel ahlakı, en derin sevgiyi yaşamaya çalışırlar. Ahlakları güzelleştikçe, kavrayışlarının ve anlayışlarının derinleşeceğini, dolayısıyla her nimetten daha çok zevk alacaklarını düşünerek, ahlaklarına önem verirler. Beklentileri ve talepleri dünyevi değildir.

Bu nedenle, iman etmeyen insanların yaşadıkları tedirginliklerden, korkulardan, güvensizliklerden uzaktırlar. Çünkü isteklerini karşılarındaki insanın değil, Allah'ın yerine getireceğini bilerek, sadece Allah'a yönelip dönerler. Allah'ın istediği gibi bir hayat yaşadıklarında, Allah'ın onlara en güzel karşılığı vereceğini umud ederler. Rabbimiz'in nimetlerinden biri olan sevgiyi de, bu mantık ve bilinçle çok derin ve güzel yaşarlar. Kısaca, Allah'ın bildirdiği gibi yaşayanlarla, insanların dediği gibi yaşayanlar arasında yaşamlarının her anında derin farklılıklar vardır.

İnsanların Dediği Gibi Değil Allah'ın Dediği Gibi Din ...

Allah'ın indirdiği din, insanların yaratılışına en uygun olanıdır. İnsanların kendi mantık örgülerine, kültürlerine, birikimlerine göre yaptıkları değerlendirmeler ise çeşitli sıkıntılara neden olur. Çünkü Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, herşeyin kendi nefsine uygun olmasını ister. Ona göre önemli olan, nefsinin isteklerinin tatmin olmasıdır, bu durumun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise çoğunlukla düşünmez. Düşünse dahi, nefsi kendi istek ve tutkularını ona daha önemli gösterir. Nefse göre hareket edildiğinde, kişinin en çok kendisinin rahat etmesi, en çok kendisinin gözetilmesi gerekir. Kuran ahlakını yaşamayan insanların bu bitmek bilmeyen hırsları Kuran’da şu şekilde haber verilmiştir:

Yoksa insana 'her arzu edip dilekte bulunduğu' şey mi var? (Necm Suresi, 24)


Nefsinin planladığının aksine bir durum geliştiğinde de bu insanlarda çok fevri tepkiler oluşabilir. Öfke, küskünlük, duygusallık gibi Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlar gösterilebilir. Bu durum söz konusu insanların bencil, sevgisiz, kibirli, insaniyetsiz olmalarına neden olur. Bu insanlar en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia ettiklerinde de, bu sevgi anlayışının muhakkak onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini gözetmez, dünyevi birtakım beklentilere göre hareket ederler.


Tüm bunların en başta kişinin kendisine zarar vereceği açıktır. Sürekli nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalışan insan, kendisini yıpratan bir hırsla yaşamanın sıkıntılarını çeker. Güven, huzur, itidal yerine, sürekli endişe, korku ve tedirginlikle yaşar. Sahip olduğu herşeyin Allah'ın bir lütfu olduğunun bilinciyle hareket etmediği ve tevekkül etmediği için, sahip olduklarını kaybetmekten ya da olayların kendi istediği gibi gelişmeyeceğinden duyduğu korku ruh dengesini bozar.


Nefsine göre hareket eden insanların en belirgin özelliklerinden biri de sevgilerinin çok yüzeysel olmasıdır. Bu kişilerin sevgileri birtakım yüzeysel değerlere bağlıdır. Bu değerlerin eksilmesi ya da azalması sevgilerinin bir anda yok olmasına neden olur. Sevgilerinde sadık olmazlar. Kendilerine gösterilen sevgi ve ilgiyi de gereği gibi takdir edemezler. Çoğu zaman ailelerin evlatlarından gerekli ilgi ve anlayışı görmemeleri, dostlukların rahatlıkla çözüme kavuşturulabilecek sorunlar nedeniyle bir anda sona ermesi bu durumun bilinen örneklerindendir. Şüphesiz bu, iman etmeyen insanların yaşadığı en büyük manevi belalardan biridir.


Çünkü sevgi Allah'ın insanlara çok güzel bir nimetidir. İnsan yaratılışı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arayışı içinde olur. Şartlar ne olursa olsun, ömrünün sonuna kadar güvenip sevebileceği dostları ve yakınları olsun ister. Nefsine göre hareket eden, Kuran ahlakına uygun düşünüp hareket etmeyen insanlar ise yaşamları boyunca bu nimetten mahrum kalırlar. Sözde sevgi adına, merhametin, acımanın, şefkatin, sabrın, hoşgörünün olmadığı, pek çok sıkıntının yaşandığı bir ortam meydana getirirler.


2 Aralık 2007 Pazar

"İnsanlara tapınma dini"nden kurtulmak için ...

"İnsanlara tapınma dini", bugün pek çok mensubu, pek çok inananı olan batıl bir din durumuna gelmiştir. İnsanların bir kısmı, Allah'ın kudretini ve ahiretin yakınlığını kavrayamadıklarından bu dini ve uygulamalarını çok makul karşılamaktadırlar. Oysa bu geçersiz din, onların hayatına kargaşa, mutsuzluk, kararsızlık gibi birçok belayı sokmakta, Allah'ın rızasını gözetmemenin sıkıntısını hayatları boyunca yaşamalarına neden olmaktadır.

Karşılarındaki insanların Allah'tan müstakil güce sahip varlıklar olduklarını düşünen bu kimseler, hayatlarını onların rızasını kazanmak için geçirmektedirler.

Oysa insanın kendisi gibi yaratılmış varlıklara ilahlık payesi vermesi tüm hayatı boyunca insanlara köle gibi bağlı yaşamasına ve onların emri altına girmesine neden olur. Böyle kişiler insanlara kendilerini beğendirmek için gerçek yapıları dışında, samimiyetsiz, yapmacık ve zor bir hayat yaşamak zorunda kalırlar. Bunun sonucunda da hayatları dayanılmaz bir hale gelir. Her anlarına huzursuzluk, gerginlik ve hüzün hakim olur. Bu batıl sistemin toplum içinde yaygınlaşması sonucunda da, insani heybeti olmayan, tek bir fabrikadan çıkmış gibi birbirinin kopyası bir görünüşe, çarpık bir bakış açısına ve kötü bir ahlaka sahip, şuuru yarı kapalı, diyaloğa geçilmesi son derece zor, laf anlamaz bir insan kitlesi ortaya çıkar.

Tüm bunların nedeni, insanların mutlak hakim olan Allah'ı bırakıp insanları ilah edinmeleridir. Allah, insanların başka ilahlar edinmeleri nedeniyle dünya üzerinde fesat, fitne ve kargaşa çıktığını Kuran'da şöyle haber vermektedir:

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır. (Rum Suresi, 41)

Bu sistemin tüm karmaşıklığına ve etkili görüntüsüne rağmen, samimi bir insan için bunlardan bir anda sıyrılıp çıkmak son derece kolaydır. Temelinde, yoğun bir düşünce tembelliğine dayanan bu durumu ortadan kaldırmak için izlenecek en etkili yol, bu tembelliğe karşı ciddi bir mücadele yürütmektir.

Düşünmek, insanın kendisi ve içinde yaşadığı dünya hakkındaki gerçekleri kavraması için önemli bir yoldur. Derin düşünmek de, insanın yeni ve doğru bir bakışaçısı geliştirmesine vesile olur. Düşünen bir insan Allah'ın yaratmadaki üstünlüğünü, O'nun mutlak hüküm sahibi olduğunu daha iyi kavrar. Düşünmek; insanların kanaatini ne kadar etkilemeye ya da onları ne kadar hoşnut etmeye uğraşsa da, hiçbir insanın Allah'ın takdirinin dışına çıkamayacağını fark etmesini sağlar.

Ayrıca düşünmek insanın, Allah'tan başka tüm varlıkların, aciz ve ölümlü olduğunu kesin şekilde kavramasına yardımcı olur. Bunlar gibi imani açıdan son derece önemli olan konuları düşünerek anlayan, aklı başında bir insan için ise insanları razı etmeye yönelik olan bu cahiliye dininden sıyrılmak çok kolaydır. Sadece kısa bir düşünme süresinin ardından, insanların ne dediğine, ne düşündüğüne ya da nasıl olmasını istediklerine önem vermeyen, tek ölçüsü Allah'ın rızasını kazanmak olan, iradesi güçlü, son derece kişilikli ve şuurlu, Allah'tan korkan, güzel ahlaklı bir Müslüman olarak yaşamına devam eder.

Kuran'da haber verilen Hz.Yusuf'un zindan arkadaşlarına tebliği bu konuda üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

"Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 39-40)

24 Kasım 2007 Cumartesi

Hayatın ve Ölümün Gerçek Mahiyeti

Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi kendine" oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de "kendi kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah'tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölüm, Allah'ın özel olarak yarattığı, zamanı ve yeri belirlenmiş bir olaydır.

İşte mümin de, Allah'ın herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata (ahiret) geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken de, elbette diğerleri gibi hayatını "yıkılacak bir yarın kenarına" kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kendisini kimin yarattığını bildiği için, Allah'a yönelir.

Paranın, makam ve mevkinin, fiziki güzelliğin Allah'ın yarattığı ve yaratılmakta olan bu sistem içinde asıl kurtuluş yolu olmadığını görür. Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde
kısa bir süre işleyecek olan "sebep"lerdir.
Allah'ın yaratmış olduğu sistemin anahtarı ise Allah'ın rızasıdır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir:
Allah, rızasına uyanları bununla (Kuran'la) kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

16 Kasım 2007 Cuma

Müminlere Kurulan Tuzakların Tümü Baştan Bozulmuştur

İnkar edenler müminlere karşı yürüttükleri mücadelelerinde her türlü sinsi yönteme başvururlar. Bu yöntemlerin en çok kullanılanlarından biri de müminlerin aleyhinde ittifak ederek onlara çeşitli tuzaklar kurmaktır. Sayıca fazla oldukları için ve tuzaklarını gizli gizli kurdukları için başarılı olacaklarını düşünen inkarcılar, planlarını yaparken iki kişinin üçüncüsünün, üç kişinin dördüncüsünün Allah olduğunu unutmaktadırlar. Allah'ın insanlara şah damarından daha yakın olduğu gerçeğinden ise tamamen gaflettedirler. Halbuki Allah gizleseler de açığa vursalar da "sinelerin özünde saklı duranı bilendir". İnkarcıların müminlerin aleyhinde akıllarından geçirdikleri her fikri, kurdukları her tuzağı, yaptıkları her planı da Allah en ince ayrıntısına kadar bilir.

En önemlisi de herşeyin bilgisine sahip olan Allah, Kuran'da inkarcıların kurdukları tuzakların tümünün baştan bozulmuş olduğunu haber vermiştir. Ne kadar zekice, ne kadar sinsice, ne kadar büyük olursa olsun müminlerin aleyhinde kurulan tüm tuzakları herşeyin Yaratıcısı olan Allah'ın yıkacağı Kuran'da şöyle bildirilir:

... Gerçekten Allah, kafirlerin hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır. (Enfal Suresi, 18)

Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)

Bunların yanı sıra Allah, bu tuzakların salih kullarına zarar veremeyeceğini bildirmiş, bu tuzakların hepsinin onları kuranların kendilerine döneceğini de haber vermiştir:

… Oysa hileli düzen kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 43)
Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir husus şudur: İnananların Allah'ın bu vaadine (inkarcıların tuzaklarını boşa çıkarması) güvenleri tamdır. Allah'ın yardımının daima kendileriyle beraber olduğu gerçeğini bilerek tevekkül içerisinde yaşarlar. Baştan beri üzerinde durduğumuz gibi, bu mütevekkil ruh halleri sayesinde de, karşılaştıkları her olaydaki hayır ve hikmetleri görebilir, göremeseler bile her olayın müminler için mutlak hayırla sonuçlanacağına kesin bir bilgiyle iman ederler.

15 Kasım 2007 Perşembe

Gafletin nedenlerinden biri ...

Vicdanın sesine kulak verilmemesi

Vicdan, insana Allah'ın ilhamıyla sürekli doğru olanı gösteren bir yol göstericidir. Kuran'da vicdanın tarifinin yapıldığı ayetler şöyledir:

Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

"Fücur", nefsin istek ve tutkularını haram ya da gayrimeşru yollardan da olsa gerçekleştirmeyi istemesidir. Allah fücura karşı insanı sürekli ilhamıyla uyarmaktadır. Bu ilhamı ise insan, vicdanın sesi olarak algılar. Bu sese daimi olarak tabi olunması, insanı kötülüklerden ve günahlardan temizleyip arındır, sonsuz kurtuluş ve mutluluk yurduna götürür. Bu sesi dinlemeyen insan, nefsinin sınırsız arzularına her ne şekilde olursa olsun ulaşmaya çalışır, böylece önce derin bir gaflete girer, sonra da büyük bir azaba doğru ilerler.

Gaflet içindeki insanların, vicdanlarının sesine rağmen inkarda direnmeleri Kuran'da şöyle bildirilmektedir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler... (Neml Suresi, 14)